TASARIM

Varoluşumuz, şeylerin etrafında konumlanmışımız ile yine şey’lerle birlikte oluşturduğumuz temsiller üzerinden görünürlük kazanıyor.

İnsan, aklı ve düşünme becerileri ile kendi (oyun) alanını kuruyor; temsiller arasında paradigmaları her daim yeniden inşa ediyor. Bu yapının içerisinde insan tarafından ve insana dair oluşturulanlar ise sık dönüşüme uğruyor.

Bir de milyarlarca yıldır değişmeyen, dönüşse bile değişimi fark edilmeyen; yavaş, ritmik, rutin bir düzeni olan evren var: Güneşin doğuşu, ayın hareketleri yıldızların konumları, esen rüzgârlar toprağın devinimi ile katman katman insana temas kuran ve bütünü oluşturan evren.

Belirli bir düzende kendine sunulan zamanı alan ve içinde kendi anlarını seçen insan, evrenin varoluşunu fark etme biçimi üzerinden eylem ve söylemleri ile paradigmaları kurma, yıkma gücüne sahip. Paradigmaları besleyen düşünsel alt yapı yani “yaşam felsefesi” sessizce kulağına neyi nasıl yapacağını fısıldıyor.

Bu fısıltıları duyarken biz de ari olanın varlığına rağmen değil, varlığıyla konumlanıyor, bizden bağımsız ilerleyen zamana karşı değil, onunla aynı akışı özümsüyoruz. Anları oluşturan her öğeyi bir tasarım unsuru kabul ediyor, evrenin sunduğu çokluk içinde sadeliği; tıpkı evrende de kurgulandı gibi oranına, dağılımına, ritmine, rengine bağlı kalarak çokluk içindeki o sadeliği yakalamaya çalışıyoruz.

Yeryüzünü anlamlandıran ve şekillendiren bireyler olarak, geçici süreli ama “bir ömür boyu” bulunduğumuz yaşam alanlarımızı ihtiyaçlarımız doğrultusunda ve dengede kalarak zenginleştirmek istiyoruz.

Biz, tasarımda ansızın beliren ışıkların ve gölgelerin dengesinden yola çıkıyoruz.